Feeds:
Yazılar
Yorumlar

Küçükken mer…

Küçükken merak ederdim neden
hüzünlenince gözlerim yaşarır ağlarım
Öğrendim ki göz kalbin aynası
Gördüğüm göz değil kalbin yıkanması

Reklamlar

Bir Ramazan Korkusu


Yorucu ve oruçla geçen bir ramazan gününün ardından Mümtaz yatağa girmeye hazırlanıyordu. Gözleriyse daha yatağa gitmeden, uyumak konusunda kendisiyle yarışıyordu. Işığı kapatması ile gecenin mürekkebi odaya doluverdi. Arada caddeden gelen birkaç ışık huzmesi dışında boyamadığı yer kalmadı. Mümtaz perdeyi çekince ışık huzmeleri de bulundukları yerden kazınmış oldular. Mümtaz da kendini yatağa atınca geriye yapılacak hiçbirşey kalmamıştı. Yatak onu almış, uyku denizinin derinliklerine götürmeye başlamıştı bile.
Bir ses Mümtaz’ın uykusu da dahil tüm engelleri aşarak kaldırdı onu. “Güm bede güm güm”. Daha önce odasından hiç ramazan davulcusunu duyduğunu hatırlamıyordu. Meraklısı değildi de zaten ramazan davulunun. Apartmanın en üst katına sesini getirdiğine göre bileği kuvvetli bir davulcuydu anlaşılan. Davul sesine dikkat edince sesin oldukça net olması şaşırttı kendisini. “ Güm bede güm güm”. Gittikçe ses yükseliyor ve daha da net gelmeye başlıyordu. Uykusunun yeni açılmaya başlamasına vermişti bunu.
Davul seslerinin sayısı arttı, hızı arttı. Her defasında ses daha yüksek geliyordu. Artık her vuruşta kafasına işliyordu. “ Güm bede güm güm”. Olduğu yerden odasının ayrıntıları dikkatini çekmeye başladı. “ Güm bede güm güm”. Pencere hafif aralık, dışarıdaki soğuk hava ile içerideki sıcak havanın savaş meydanıydı. “ Güm bede güm güm”. Kapı hafifçe sallanıyor, gıcırdıyor, Mümtaz’ın sinirlerini gevşetiyordu. “Güm bede güm güm”. Perdenin izin verdiği ölçüde içeriye fırlayan ışık huzmeleri tavanında dans ediyorlardı. “ Güm bede güm güm, güm bede güm güm, güm bede güm güm, güm bede güm güm”.
Artık korku tüm bedenini sarmalamış, onu bir yaralı gazel gibi avlamıştı gecenin koynunda. Karanlık onun için bir uyku fabrikası değil, bir korku tüneli olmuştu. Davul sesleri de artık kesintisiz, tek bir korku senfonisi olmuş; yükselen bir sesle yaklaşıyordu Mümtaz’a.
Yatak, yorgan Mümtaz’ı iyice sarmalamış; kendisine zayıf bir kale olmuştu. Bildiği tüm dualar birlik olup ağzından fırlamaya başlamıştı. Pencereden gelen hava içerideki havayı yenmiş ürpertici bir soğuklukla dolduruyordu içeriyi. Artık bekliyordu sadece. Gecenin devamının kendisine getireceği sonucu bekliyordu.
“ Güm bede güm güm, güm bede güm güm, GÜM BEDE GÜM GÜM, GÜM BEDE GÜM GÜM”. Kaçış kalmamıştı. Bu kadar yüksek ses ancak evinin sınırları içerisinden gelebilirdi.
Olan oldu. Yavaşça sallanan kapı artan bir gıcırtıyla bir kerede ve ardına kadar açıldı. “ GÜM BEDE GÜM GÜM”. Yatağa mıhlanmıştı. Hareket edemiyordu. Yorgan gözlerini kapatmamış sen olanları izleyeceksin der gibi gözlerini dışarıda bırakmıştı. Bakmak istemiyordu ama buna mecbur kalmıştı. “GÜM BEDE GÜM GÜM”.
Önce davulun ucu gözüktü kapıdan, ardından da tokmağın ucu. Karanlığa alışan gözleri tüm ayrıntıyı veriyordu kendisine. İçeri biraz daha girdi davul ile tokmak. Tokmak hızla inip kalkıyor, davulla beraber Mümtaz’ı geren o sesi tekrarlayıp duruyorlardı.” GÜM BEDE GÜM GÜM”. Bir el de girdi işte o an içeriye, en azından Mümtaz öyle yorumlamıştı. Yoksa gördüğünün ele benzeyen bir yanı yoktu. Gecenin karanlığı ile birlikte tokmağın bir ucunu da yutan bir karartıydı o.
Çok geçmeden davulcunun geri kalan vücudu da girdi içeri. “GÜM BEDE GÜM GÜM”. Çürümüş ve küflenmiş bir et parçasının, karanlık ile en korkutucu bileşimiydi vücut. Yavaş yavaş ilerleyerek ama hızla davula vurarak yaklaşıyordu yanına. İşte son diye geçirdi içinden. Son bulduğu enerji ile yorganı çekti ve gözlerini de korumaya aldı.
Gözlerini sıkı sıkı kapatmış, cenin pozisyonunda titriyordu yorganın içinde. Yanıbaşına varmış olan davul sesi hiç durmadan vuruyordu. Vuruyor, vuruyor her vuruşunda cesaretinden kalan son kırıntıları da yıkıyordu. “GÜM BEDE GÜM GÜM” ve ses kesildi. Herşey geçti diye düşündü ve bir sevinç kapladı içini. Dünyada daha büyük bir sevinç tattığını hatırlamıyordu. Cesaretini topladı ve kontrol etmek için yorganını indirdi. Karşılaştığı manzara zoraki topladığı cesareti anında paramparça etmişti. Tokmak hızla üstüne doğru geliyordu gittikçe büyüyerek.
Yatağından kalktı. Hem çalan alarmı kapatmak hem de saate bakmak için telefonunu durduğu yerden aldı. Alarmı kapattı. Sahurun bitmesine de az kalmıştı. Hızla sahurunu yaptı. Vakit girince namazını kıldı ve yattı.

İnsan

İman bir esir
Taşlaşmış kalbimizde
Nefsimiz acımasız gardiyanı
Sürekli beslediğimiz.

Efsane

Buraya geçirdiğim tüm hikayelerden önce kaleme aldığım bir fantastik-kurgu çalışmam. Pek çok hata var. Tekrar okumadan buraya gönderiyorum. Hata tespit ederseniz bana bildirin.
Beşik
Bundan 2000 yıl önce yaşayan Harzzkan kabilesi liderlerini bir efsanelerine göre seçerlerdi. Efsane’ye göre kabilede yaşayan bir bebek 3,5 aylık olduğunda ormanın derinliklerine bir geceliğine bırakılırdı. Eğer bebek sabah gelindiğinde yaşıyorsa kabileye layık olduğu ortaya çıkıyordu. Öldüyse gelecekte kendilerine zarar verecek birini o zaman gelmeden öldürdüklerini düşünürlerdi. Ama gelecekte lider olacak bebek altında altın bir sepetle bulunuyordu. Altın sepetle bulunan bebek bundan sonra en iyi şekilde yetiştiriliyor ve kırk yaşına geldiğinde kabile lideri oluyordu.
Bu konuya büyük bir ilgisi vardı Tarık’ın. On yılını Afrika ormanlarında geçirmiş eskiden yaşamış kabileleri araştırmıştı. Seminerinde de bundan bahsetmişti dinleyicilerine. Seminerden çıktığında yanına, onu konuşmak için üniversiteye çağıran kişi geldi ve teşekkür etti. Bu kişi Tarık’ın çocukluk arkadaşı Hakan’dan başkası değildi. Şu anda üniversitenin fizik bölümünde öğretim görevlisiydi. Buna rağmen sırf eski arkadaşını görmek için onu konuşmaya davet etmişti.”Hadi beraber bir çay içmeye gidelim” dedi Hakan Tarık’a. Beraber onun odasına çay içmeye gittiler sonra.
Harzzkan kabilesinde Karb isminde bir adam yaşardı. Karısının ismi ise Marg idi. Şu ana kadar on tane çocukları olmuş ancak hepsi ormanda ölmüştü. Ve bu nedenle etrafındaki insanların Karb’a bakışları çok iyi değildi. Ondan uzak durmaya başlamışlardı. Karb’ın lanetli olduğunu ona çok yakın dururlarsa kendi çocuklarının da ormanda öleceğini düşünüyorlardı. Sadece bir kişi Karb’ın lanetli olduğunu düşünmüyordu. O da kendisi değildi. Abisi Targ idi. Karısı dışında etrafında kalan tek kişi oydu. Belki de bunun nedeni Targ’ın oğlunun sonraki lider olmasıydı.
Tarık ile Hakan iki saattir konuşuyorlardı. İkisi de saatin nasıl geçtiğini anlayamamışlardı. Uzun zamandır birbirlerini görmediklerine verdiler bu durumu. Tam birbirlerinden ayrılıyorlardı ki Tarık ona “bir haftalığına benimle Afrika’ya gelir misin” dedi.”Harzzkan kabilesinin eskiden yaşadığı yere götüreyim seni”.Normalde Hakan çok meşgul bir adamdı. Ancak eski arkadaşının hatırına kabul etti. Bu kış bir haftalarını Harzzkan topraklarında geçireceklerdi.
Targ’ın oğlunun adı Darc Gen idi. Güçlü kuvvetli bir gençti. Ayrıca pek de bilgiliydi. Yakışıklılığı ise dillere destandı. Kabilenin tüm kızlarının düşlerindeydi. Ve tam bir lider gibi yetiştiriliyordu. Genellikle yaşlı lider Zarc Tan’ın yanında durur. Ondan nasihatler alırdı. Bunun dışında ava çıkar, avcılığını geliştirirdi. İşte Darc Gen ‘in günleri böyle geçerdi.
Hakan’ın pasaport işleri bitmişti. Afrika ormanları tehlikeli olur diye ailesini götürmemeye karar verdi. Heyecanlıydı, kendi kalıbından çıkmayalı uzun zaman olmuştu. En son yurtdışına çıktığında güzel otellerde kalmıştı. Bu seferse eski bir kabilenin yaşadığı yerde kamp yapacaktı. Bu onun için ilginç bir macera olacaktı. Ya da en azından o öyle zannediyordu.
Darc Gen’in on sekizinci doğum günü bastı. Geleneklerine göre on sekizine basan lider adayı 4 yıl boyunca köylerini terk etmek dışarıdaki yaşamı görüp onlardan ders alması ve geri dönerken yanında o anki liderin hoşuna gidecek bir hediye getirmesi gerekiyordu. Yanında hiçbirşey götürmesine izin yoktu. Köylerinde yapılan büyük uğurlamanın ardından yaşlı lider Zarc Tan’ı selamlayıp köyü terk etti. Heyecanlıydı ama korkmuyordu. Heyecanının tek nedeni onu bekleyen olayların bilinmezliğiydi.
Hakan havaalanında Tarık’ı buldu ve yanına gitti.”Herşeyini aldın mı yanına” diye sordu Tarık. Hakan da zihninden bir kontrol listesi geçirirmiş gibi düşündü ve evet her şey tamam dedi.” Ailem de orada bizi bekliyorlar” dedi sonra Tarık.” Çok güzel yerler oralar gidince görürsün” dedi ardından. Uçaklarının kalkmak üzere olduğunu duyup hemen uçağa bindiler. Fransa’dan aktarmalı gideceklerdi. Yolda ise Tarık’ın düşünceli hali Hakan’ın gözünden kaçamamıştı.
Darc Gen’in gidişinden iki yıl geçmişti. Herkes merakla bekliyordu ama kimse ondan haber getiremiyordu, çünkü lider adayı dışında kabile topraklarının dışına çıkmaları şiddetle yasaklanmıştı. Tüm bunlar olurken Karb’a bir haber geldi karısı hamile olmuştu. Normal şartlarda sevinç getirmesi gereken bu habere hiç de sevinememişti Karb bir başka çocuğunun daha ölmesini istemiyordu hiç.
Fransa’dan aktarmadan sonra bindikleri uçak çok eski bir uçaktı. Her an düşecek hissi veriyordu giderken ancak Tarık alışkın olduğu için hiçbir problemi yoktu. Yıllardır bu şekilde uçaklara biniyordu. Ancak Hakan için durum böyle değildi. Normalde kendisini cesur biri olarak düşünen Hakan’ın içi gidiyordu. Toprak bir piste uçakları indi. İniş tamamen toz duman içinde olmuştu. Uçaktan indiler. Hakan için yeryüzü bir başka güzeldi artık.
Karısının hamile olduğunu öğrenince abisinin yanına gitmeye karar verdi Karb. Giderken etraftaki bakışı ta içinde hissetti. En ufak bir sevinç varsa da bu götürdü işte o sevinci. Abisinin yanına vardı abisi onu teselli etmeye çalıştı. Baktı yetmiyor bunun üzerine ekledi “Yine aynı olaylar olursa bilki oğlum Darc Gen senin de oğlundur bundan böyle”. “Yine de ümit var ol hiçbir zaman ümidini kaybetme”.
Tarık’ın orada kullandığı jipi alıp Harzzkan topraklarına doğru yola koyuldular. Ormanların arasındaki toprak yollardan geçtiler. Hakan her geçen an daha bir hayran kalıyordu gördüklerine. Tarık gülümsedi. “ Değdi mi” dedi “sence geldiğimiz. “Tabi ki” dedi Hakan “burası müthiş bir yermiş.”. “Harzzkanlıların topraklarından çıkmadıklarına şaşırmamak lazım” dedi Tarık ardından.
Marg doğumu yapmış. Bir erkek evladı olmuştu. Bebek çok güzel bir bebekti. Baktı baktı doyamadı oğluna. Sonra bir anda hüzünlendi ağlamaya başladı. Bu çocuğunun ölmesine izin vermeyecekti. Kaçacaktı buralardan. Bu düşünceler içindeyken Karb içeri girdi. Oğlunu gördü. Onun da gözleri doğmuştu bir anda.
İsim vermek lazımdı çocuğa. Ve isim verme işini sadece lider yapabilirdi. Tarc Zan’ın yanına gittiler. Tarc Zan da bu ailenin durumuna üzülmüştü ve çocuklarına ümit manasına gelen Yeml adını verdi. Ve ekledi bu çocuğunuzdan ümitvar olun. İçime doğduğuna göre oğlunuz ilerde önemli olacak. Bu kelimeler ağzından çıkmıştı Tarc Zan’ın ancak kendisi bile ümitvar olamıyordu. Ailenin çıkmasının ardından gözlerinden birkaç damla yerdeki toprağı ıslatıvermişti.
Bu atmosfer içerisinde 3,5 ay geçti. Ormana bırakma gecesinden önceki hafta Marg Karb’a seslendi “Kaçalım buralardan, durmayalım Karb bari bu oğlumuzu kurtaralım” diye. Ancak Karb kurallara bağlı biriydi. Ve bu sözlerinin üzerine Marg’a çok kızdı ve sinirinden kendini tutamayıp Marg’ı tartakladı. “Bir daha duymayım böyle bir şey” dedi ve sinirli bir şekilde evden çıktı.
“İşte burası” dedi Tarık “Harzzkan toprakları”. Ardından da Hakan’ı orada bekleyen eşi ile tanıştırdı.Bu da eşim Esma dedi. Orada bulunan çadırdan bir ağlama sesi geldi. Hakan şaşırdı. Ve Tarık ekledi “sesi gelen de oğlum Gürkan”. “ Eşin ve küçük çocuğunu da mı yanında getirdin ” dedi Hakan şaşkınlıkla. İşte bunu beklemiyordu.
Ormana doğru harekete geçtiler ve bebekleri koydukları yere geldiler. Geleneklerine göre bebeği taş yuvaya annesi kendi elleri ile koyardı. Ancak anne şefkati Marg’ın elleri küçük yavrusunu bırakamıyordu. Onu tekrar bir kucağına aldı. Hüzün ve şefkat karışık bir şekilde onu bağrına bastı. Ve yavrusunu zorlanarak bıraktı. En uzun gecesi başlıyordu ve en huzursuz olanı.
Saatler geçmişti ancak uyuyamıyordu Marg. Yerinden kalktı tam çıkacakken Karb’ın da uyanık olduğunu gördü. Sakin bir şekilde kalkmaya çalıştı ve ardından hızla çadırlarından dışarı doğru çıktı ve koşmaya başladı. Oğlunu kurtaracaktı. Karb da Marg’ın peşinden koştu onu durdurmaya çalışıyordu. Ancak Karb’ın ayağı takıldı ve düştü. Marg da çoktan taş yuvanın olduğu yere ulaştı.
Gördüğü manzara onu son derece şaşırtmıştı. Şaşırma anında Karb onu kolundan yakaladı. Ancak o da taş yuvayı gördüğünde şaşırdı. Ve Marg’ı bıraktı. Ve gözlerinden mutluluk gözyaşları akmaya başladı. Çocukları sağdı ve üstüne üstlük gümüş bir sepet içerisindeydi. Gümüş sepet meselesi ise onları şaşırtmıştı. Nasıl şaşırmasınlardı ki ilk defa böyle bir olay olmuştu.
Oturdular ve bir ateş yaktılar. Konuşmaya daldılar. Havadan sudan. Tarık ona birkaç tane Harzzkan efsanesi ve birkaç tane de diğer kabilelerden efsaneler anlattı. Araya başka konular da girdi. En sonunda Hakan merakla sordu “Kaç aylık çocuğun ?” .Aldığı cevap onu dehşete düşürmeye yetmişti. “Yarın gece 3,5 olacak”.
Çocuklarını gümüş sepetle köye getirdiklerinde herkes şaşırdı. Ne yapacaklarını bilemediler. Pek çoğu başka bir lanet olduğunu düşündü. Yapacak tek bir şey vardı Tarc Zan’ın yanına gidip onun buyruğunu yapmak. Tarc Zan’ın yanına geldiler. Buyruğu şu şekilde oldu. Bir lider gibi yetiştirilecek on sekizine geldiğinde dört yıl köyden uzaklaşacak ancak yaşı geldiğinde lider olmayacak.
Darc Gen köye geri gelmişti. Her yerde kutlamalar vardı. Geleceğin lideri dönmüştü ve kalabalığa selam verip Tarc Zan’ın yanına gitti. Hediyesini verecekken Tarc Zan’ın yanındaki bir yaşındaki emekleyen çocuğu gördü. Hiçbir şey sormadan önce hediyesini verdi. Bu bir Deri parçasıydı. Ve üzeri çiziklerle doluydu. Tarc Zan sordu “ Nedir bu ?” diye. Üzerine Darc Gen cevapladı. “Yazıdır efendim. Bununla tarihimizi isteklerimize geleceğe aktarabiliyoruz. Dört yıl içinde gittiğim pek çok yerde rastladım ve son senemi bunda uzmanlaşmakla geçirdim. Ve izninizle bu bilgimi yetenekli bir gence aktarmak istiyorum.”
Karar verilmişti. Yazının öğretileceği kişi Yeml olacaktı. Altı yaşına bastığında öğrenimine başlandı. Hepsini çabucak kavrıyordu. Yedi yaşına geldiğinde çok kolay bir şekilde yazı yazıyordu. Ve nihayet on sekiz yaşına vurdu. Ve köylerini terk etti.Ama kimse ona kutlama yapmadı. Hala lanetli olduğunu düşünen kişiler çoğunluktaydı.
Hakan yalvarıp yakarmaya başladı. “Bunu yapamazsın Harzzkanlar eski bir kabile ne yaptıklarını nereden bilecekler.” diye. Baya bir konuştu ancak Tarık’ı ikna edememişti. Esma’nın yanına gitti. ”Belki ona söylerim o Tarık’ı ikna eder” şeklinde düşünerek. Esma’ya anlattı tüm durumu. Esma biliyordu zaten her şeyi. Hatta her şeyin kendi fikri olduğunu anlattı Hakan’a.
Darc Gen ise kırk yaşına gelmişti. Yaşlı lider öleli on yıl olmuş ama gelenekleri nedeniyle kimse lider olamamıştı. Darc Gen’in lider olması herkesi mutlu etti. Uzun süren eğlenceler düzenlendi. On yıl içinde birikmiş tüm problemleri Darc Gen bir hafta içinde çözüverdi. Adı bilge lider manasına gelen Kam Gal şeklinde olmuştu artık.
Yeml’in dört yılı dolmuştu ve geri döndü. Elinde kitaplar ve üzerinde roma kumaşından giysilerle dönmüştü. Bunların hepsinin ne olduğunu halka anlattı ve Kam Gal’ın yanına gitti. Hediye olarak kitapları sundu. Kam Gal çok sevinmişti. Ancak Yeml’de bir değişiklik vardı. Bir değil hatta çok büyük değişiklikler vardı.
Gökte dolunay vardı. Yeml’in beklediği de buydu. Eline birkaç odun ve gizlice getirdiği yağı aldı. Ve odunları yağlayıp meydandaki ateşin içine soktu. Yaktığı odunları bir bir evlere atmaya başladı. Can havliyle evden kaçanlar ne olduğunu anlayamamıştı bile. Ve bağırmaya başladı. “Harzzkanlılar bu da size hediyemdir. Burdan kaçın ve gerçek dünyayı görün.”.
Hakan sinirlendi ve kafasından planlar yapmaya başladı. Gece onlar bebeği götürdüğünde Hakan onları gizlice takip edecek ve onlar yerlerinden ayrıldığında bebeği alıp geri getirecekti. Gece oldu. Tarık ile Esma bebeği alıp ormana doğru gittiler, Hakan da peşlerinden. Daha yirmi metre gitmişlerdi ki Hakan’ın Ayağı takıldı ve düştü.Tarık bunu fark edince Hakan’a Sertçe vurdu ve bayılmasına neden oldu.
Kam Gal sinirle geldi “neler oluyor burada” diye Ama diğer cümlesine geçmeden Yeml elinde kalan yağın geri kalanını Kam Gal’ın üzerine boşalttı ve onu da ateşe verdi. “Artık özgürsünüz” diye bağırdı. Sinirli halk onu da yakalayıp ateşe attılar. Böylece gümüş aralarında lanetin en büyük simgesi oldu.
Hakan yerinden kalktığında saatine baktı dört saat geçmişti bayıldığından. Kafasından kanlar akıyordu ve yalpalıyordu. Ama aldırmadı bebeği kurtarmak amacıyla tahmini olarak kendine bir yön seçip oraya gitti. Uzaktan taş yuva görünüyordu. Hızla oraya doğru gitti. Bebeğin ağlama sesini duydu Daha hızlı koşmaya başladı. Taş yuvanın önüne geldiğinde neredeyse kalp krizi geçiriyordu. Acaba efsane gerçekten doğru muydu? Ama bir hata vardı bebek gümüş sepetteydi.

Musica Æterna


Devrimizin en yaygın uyuşturucusu nedir desem cevabınız ne olur? Sorunun tarzından gerçek bir uyuşturucu ilacı tanımlamadığım pekala anlaşılacak. Ve tahminimce cevaplar; televizyon, bilgisayar, internet vs. şeklinde düşünen(ya da en azından bilinci açık) beyne gelecektir.Ancak benim burada iddiam biraz farklı.Müzik devrimizin en yaygın uyuşturucusudur. Her yerdedir.
En son kulağınıza bir melodi çalınmayalı ne kadar oldu. Bir günden uzun süre hiç bir müzik duymadım diyen ya yalan söylüyordur, ya da bir mağaradadır. Müzik dinleme alışkanlığı olmayan biri bile hatta müzikten nefret etse bile(var mı böyle birisi?) gün içinde mutlaka bir yerlerden kulağı hava titreşimlerinin dansına tanık olacaktır. Bu kah okul zili olur, kah kapımızın zili, kah yolda arabasından son ses müzik yayını yapan gençler. Bir insan uzun zaman televizyon seyretmemiş, internete girmemiş, bilgisayarın fişini takmamış olabilir. Ancak müziğe kulağını kapatamaz.
Birşeyin yaygın olması onun uyuşturucu, bağımlılık yapıcı olduğunu göstermez dediğinizi duyar gibiyim. Ama inanın ki bağımlılık yapıcıdır. Eee nerde kanıt? İşte burada eskisinin aksine her arabada otobüste ya da en azından cebimizde portatif müzik çalarlar var. Eskiden olmayan bir yoğunlukta. Ve ben burada şahsım adına konuşuyum, bir yolculuğa mp3 çalarım olmadan çıkamam. Ve gittikçe artan mp3 ve cep telefonundan müzik dinleyen kişilerin artışı çoğu kişinin benimle bu konuda beraber olduğunu gösteriyor. İtirazı olanların yorumlarını beklerim.
Bir başka nokta müzik ağırbaşlı insanları oynak, üzgün insanları mutlu, mutlu insanları üzgün yapabilir. Hatta siz doğru müzik ve ses kompozisyonunu oluşturursanız kimini katil kimini ise intihar eden insanlar haline getirecektir. Duygudurumu madde kullanmadan bu kadar kısa sürede alt üst eden başka bir yol var mıdır? Ben bilmiyorum. İşte bu kadar tehlikelidir aynı zamanda müzik.
Kimi zaman insanda ilahi duygular uyandırır, kimi zaman şehvet azmanı eder. Düşmana korku da salar, dosta yürek de verir. O nedenle pek çok yerlerde müzik kısıtlanmıştır. Dilin sarhoşluğu alkolleyse, kulağınki müzikledir.
Bu kadar laftan sonra size bir şarkı da hediyem olsun. Goran Bregovic’ten geliyor
Bizi saran sonsuz müziğin, evrenin içinde. Ve son nota sur’u beklerken.

We Don’t Need No Education

Hikaye yazmak ve müzik göndermek dışında bir işe daha başlıyorum bu sayfalarda. Film yorumları ve tavsiyeleri. Bugün size bahsedeceğim film Pink Floyd The Wall. Rock müziğin en bilinen albümlerinden biri olan The Wall’un film versiyonu

Baştan bir uyarıyorum, herhangi bir filmin sizi bilinç veya bilinçaltı düzeyinde sarsmasını, rahatsız etmesini sevmiyorsanız bu filmden olabildiğince uzak durun.

Film Pink Floyd ismindeki rock yıldızının yaşadığı her travma ile etrafına biraz daha duvar kurmasını ve kendini etraf dünyadan izole etmesini anlatıyor. Aşırı koruyucu bir anne, savaşta kaybedilmiş bir baba, yıkılan bir evlilik, dalga geçen öğretmenler herbiri ” all and all just another brick on the wall”. Rahatsızlık verici kısım da burada başlıyor film ilerledikçe siz de kendinizi bu duvarın içinde kahramanımızla beraber hapsolmuş buluyorsunuz.

Film kimi zaman animasyona geçiyor, bu kısımlar da tahmin edebileceğiniz üzere kahramanımızın zihninde geçiyor. Bazen o boyutlara varıyor ki bir “bad trip” havasına giriyor.

Bir film içine savaşın etkileri, eğitim sistemi, kadınlarla ilişkiler, nazizm ve pek çok farklı öğe başarılı bir şekilde sıkıştırılmış.

Film puan vermek gerekirse benim puanım 10 üzerinden 7 olacaktır. Ancak Pink Floyd grubunun, filmin animatörünün ve yönetmeninin kendi emekleri olan filmi sevmedikleri(röportajlarında bahsetmişler) düşünülürse verdiğim puan çok da cömert kaçacaktır.

Ama şu kesin daha önceden pink floyd şarkılarına alışkın değilseniz şarkıların havasını yakalamanızda faydası olacaktır.

İşte filmden en çok hoşuma giden şarkılardan biri ve videosu. Another Brick On The Wall (Pt. 2)

Absürt Hisler Konağı III

Kağıttaki yazıyı okumamla yaşlı teyzeye olan hüsn-ü zannımın yanında bu sefer ümitlerim de paramparça olmuştu. Üzerime bir daha güneş doğmayacak sonsuza kadar burada kalacakmışım gibi hissediyordum. Nasıl öyle hissetmeyeyim ki sürekli bana söyleneni yapmış, istemeden de olsa son isteneni yapmamıştım ve artık yapamayacaktım. Düz bir çizgi eğilirse sonradan güzel olamazdı baştan öyle olmalııydı. Ben de uymayacaksam söylenenlere baştan uymamalıydım. O kağıdı yırtmalıydım mesela, çıkmak için başka bir yol aramalıydım

Kara düşünceler yorgan olmuş etrafımı sarıyordu. Elimde kağıt gözlerim üzerinde pişiyordu. Ancak uzun bir aralıktan sonra birinin bana seslendiğini farkedebildim: “yavrum … yavrum”. Kafamı kaldırıp bakabilme cesaretini topladım. Teyze bana gülümsüyordu, elindeki su bardağı da.

Bardağı teyzenin elinden hemen kaptım. Kendisini azad eden efendisine karşı aşırı bir minnet içinde bulunan köleler gibiydim. Teyzenin eli şeker olmuştu öpüp duruyordum onu. Kendime gelince teyzenin elinden kaptığım suyu ab-ı hayat telakki edip öyle bir şevkle hızla içtim.

Gözlerimi açtığımda etrafta kimseler yoktu. Bir bardaktan su mu içmiştim ne en son hatırladığım oydu. Su ilaçlı olmalıydı. Bu kadar heyecanın içinde kim böyle bir şey olacağını beklerdi ki. Hazine aramaya giderken başına saksı düşen adam ne kadar bunu bekliyorsa ben de ilaçlı bir suyu o kadar bekliyordum. Çok da sinirlenmemiştim ama. Çünkü bu uyku ilk iki odanın üzerimdeki yıpratıcı etkisiyle birlikte onların yanında önemsiz kalan yorgunluğumu da gidermişti.

Bende alışkanlık olmaya başladığı üzere elime kağıdı alıp baktım. Bu sefer beni ne sürprizler bekliyor diye merak ederek. İşte böyle insanın başına gelen olayları karşılamaları evrelidir. İlk iki evre olan şaşkınlık ve sinirlilik geçmişti. Macera evresine gelmiştim.

Ey yolcu uykunu aldığına göre son odaya hazırsın demektir. Ancak seni uyarıyorum bu son odanın ilk iki odaya göre geçmesi daha zordur. Niceleri bu odada çıldırmış herşeyi boşuna bir hale getirmişlerdir.

Bu odayı bu kadar zor yapan diğer odalardan çıkmak isterken bu odada kalmak istemen olacaktır. Ancak o odadan çıkarsan başarılı olabilirsin.

Kağıdı okuduğumda içimi bir merak sarmıştı. Neden bu odalardan herhangi birinde kalmak isteyebilirdim ki. Dışarıda bir hayatım vardı ve ben bunu sürdürmek konusunda son derece kararlıydım. Kendimden de iyice emin olduktan sonra biraz mecburiyetin ama ondan öte merak hissinin prangaları altında son odaya girdim

Aşk Odası

Tüm diğer odalar gibi bu da boş ve basit bir odaydı. Aralarında bir ciddi fark da vardı. Ortada bir ayna boş bir arazideki mezar taşı gibi dikilmiş orada öylece duruyordu. Bu muydu şimdi girip de çıkmak istemiyeceğim oda!

Daha iyi görüp incelemek amacıyla aynaya biraz daha yaklaştım. Son derece kaliteli görünen ahşap bir çerçeveye sahipti bu ayna. Çerçevenin üzerinde gül şeklinde işlemeler vardı. Bir de aynanın aynalığına bakmak lazımdı. Ayna gördüğünüz zaman kendinize bakarsınız aynadan. Ben de öyle yaptım. Ancak karşımdaki ben değil bana gülümseyen bir çift gözdü.

Nasıl olabilirdi bu. Hiç kimseye açıklamadığım, kendi nezdimde bile inkar ettiğim biricik sevdiğim bana bakıyordu.Yıllardır uzaktan seyrettiğim, arzuladığım kişi. İşte şu an bana bakıyor, bakışlarıyla kalbimi deliyordu. Gülüşü salıncak oluyor beni sallıyordu. Saçları halat olmuş olduğum yere beni perçinliyordu.

Yavaşça, onu kaçırmaktan korkarak aynanın karşısında bağdaş kurdum. Sevdiğim de karşımda dizüztü oturup karşılık verdi buna. Birbirimizi seyrediyorduk sadece. Elimi uzattım ona gidebildiği kadar elim yaklaşsın istiyordum. Aynanın camı izin vermemişti ona ulaşmama. Neyseki o da pamuk şekerden yapılma elleriyle benim ellerimin olduğu yere uzattı elini.

Herşey yine de çok güzeldi. Ama bülbüle gülü seyretmek kafi mi? Değil. Ben de o an aynı durumdaydım. Diken bülbül için neyse aradaki cam da benim için öyleydi. Seyreylemeye mecbur öylece oturuyordum. Başımı kıpırdatamıyordum. Bakışlarımı alamıyordum. Buraya neden gelmiştim onu da hatırlamıyordum. Sevgilimi görmek için olsa gerekti. Başka bir nedenle ise de önemi yoktu artık.

Sevgilimin nerede yaşadığını öğrenmek fikri gelişti bir süre sonra. Bu nedenle aynada görünen şekliyle etrafına bakmaya çalıştım. O an büyük bir şaşkınlığa uğramıştım. Burası benim çevremdi, hatta hemen arkada duran kişi de bendim. Bu abes durum kısa bir süre ilgimi çeksede, sevdiğime bakmaktan ve onu hayallerime doldurmaktan kısa bir süre uzaklaştırabildi beni.

Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre daha öylece oturup izledim onu orada. Gözlerin kıymetinin sevdiğini görmekle anlaşıldığını bildim. Artık konuşmanın zamanı geldi diye ağzımı açtım orada. Ona en güzel methiyeleri, aşk şiirlerini dizmek istiyordum. Sonuç nafileydi. Ağzımdan değil şiir harf bile çıkmıyordu. Anlaşılan üzerimdeki aşk büyüsü hala etkisini sürdürüyordu. Dilimden bile sakınıyordum onu.Dilimle söyleyemediğm methiyeleri hayalimde sunmaya başladım ona. Karşımdaki dilber de beni anlamış gibi başını sallıyor ve utangaç bir şekilde gülüyordu.

Sonunda kendimden geçtim ve ona ulaşmak arzusuyla hızla aynaya çarptım. Ayna gözlerimin önünde bir anda parçalandı. Kalbim de enkazın altında kalmıştı. Hemen yerdeki parçaları birleştirmeye çalıştım. Bir deli gibi hızla yerdeki cam parçaları elimi keserken ben onları toparlıyordum. Aklıma o an telefonumdaki bir resmi geldi gül tanesinin. Hemen açıp ona baktım.

Bir şaşkınlık darbesi daha almıştım. Bu uzun süredir baktığım kişi değildi. Bu kadar sevgiye layık değildi o. Kalbim bir aşk şelalesi olmuş akarken alttaki nehir yatağını sevmiyordu. Bu yatak onun değildi genişlemeliydi. Bu şaşkınlık ve çaresizlik içinde ayağa kalktım ve gözlerimi kapattım. Çözüm karşımdaydı. Şelalenin suyunu yanında damla kaldığı okyanusa boşalttım.

Etrafıma bakındım ve yaşlı teysenin beni izlediğini farkettim. Benim de ona baktığımı farkedince önce odadan çıktı. Sonra evin kapısını açıp evden. Evet kapı açılmıştı artık. Mapusluk dönemi sona ermişti. Seçimlerimde, yapacaklarımda hürdüm.

Tam kapıdan çıkıyordum ki son kez kağıda bakmak arzusu gelişti bende. Şüpheyle ancak ne çıkacağını o kadar da önemsemez bir halde kağıdı cebimden çıkardım ve gözlerimi kağıdın emrine amade kıldım.

Ey yolcu bu katı bitirdin. Tebrik ederim artık büyük ölçüde hislerine hakimsin. Absürt hisler konağında bir gün konaklamanın sana getirileri pek çok olacaktır.

Gitmekte hür olmana rağmen evin işlevi senin için bitmemiştir. Asıl kıymetli olan yolculuk üst kattadır. Ancak üst kata çıkmak için arkanda bırakman gerekenler vardır. Bunlar seni dünyaya bağlayan tüm maddiyatındır. Yani eşyaların, dünyan ve hatta kendi bedenin.

Eğer bu ev sayesinde yeterli düzeye geldiysen üst kata çıkman zaten kaçınılmazdır. Yalnızlık odası ruh yalnızlığını aşmayı, korku odası farklı alemlere ve bedenini bırakmaya karşı korkularını yenmeyi, aşk odası ise dünyana ve içinde yaşattığın insanlara olan sevgini yönlendirmeyi öğretmiştir sana.

Eğer odaya girmemeyi seçersen bu senin bileceğin iştir. Kendini hazır hissettiğin her an gelip girebilirsin bu durumda. Karar sana kalmış.

İşte bu şekilde gerçekleşti herşey. Başımdan geçenler aşağı yukarı böyle. Anlayabileceğiniz üzere sizlere bunları anlatabiliyorsam oradan çıkıp gitmeyi seçtiğimden. Ancak başta da dediğim gibi bu anı beynimi iyice kemirmekte.

Bu yazı sizlere bir nevi vedadır. Absürt hisler konağının ikinci katına çıkmaya giderken sizlere kendimden bıraktığım bir hatıra…